Suçun tanımı zamanlara ve toplumlara göre farklılık gösterebilir. Sözlük tanımı ve kriminoloji bakımından ela alındığında, "Suç, ceza kanununun ihlali yönündeki, savunma veya mazeret olmaksızın yapılan ve devlet tarafından ağır veya hafif suç olarak cezalandırılan kasıtlı bir harekettir". Artık dünyaya demokrasi, özgürlük ve insan yaşam penceresinden bakanlar için suç tanımı değişmiştir. Suçun kişisel değil, toplumsal bir olgu olduğu kabul görmektedir.

 

Suçun doğasına ilişkin doyurucu nitelikteki herhangi bir yaklaşım, sosyolojik olmak zorundadır çünkü suçun ne olduğu bir toplumdaki kurumlara bağlıdır. Sosyolojik düşüncenin suç hakkındaki en önemli vurgularından birisi, değişik toplumsal bağlamlardaki uyum gösterme ile sapkınlık arasındaki karşılıklı bağlantılar üzerine yapılmaktadır. Çağcıl toplumlar, birbirinden farklı birçok alt kültür içermektedir ve belirli bir alt kültürün normlarına uygun nitelikteki davranış, bu alt kültürün dışında bir sapkınlık diye görülebilir. Örneğin erkek çocukların oluşturduğu bir çetenin üyesi olan bir kişi üzerinde, kendisini kanıtlamak için bir araba çalması yönünde bir baskı bulunabilir. Dahası, toplumda farklı gruplar için söz konusu olan fırsatları büyük ölçüde etkileyen önemli servet ve güç eşitsizlikleri vardır. Hırsızlık ve soygun, şaşırtıcı olmayan bir biçimde nüfusun daha yoksul kesimindeki insanlar tarafından gerçekleştirilirken, zimmete para geçirme ile vergi kaçırma belli ölçüde varlıklı konumlarda olan insanların yaptığı davranışlardır.

 

İlk sosyolojik suçluluk teorisi olarak Emile Durkheim (1858-1917)’in suçun yapısal-fonksiyonel sınırlanması teorisinden söz edilir. Durkheim, sosyolojik metod kuralı içerisinde (1895), suçluluğun analizi vasıtasıyla bu teorisini oluşturmuştur. Kriminologlar arasında suçun patolojik bir görünüş ortaya koyduğunun tartışmasız olduğu bir zamanda; Durkheim, suçluluğun bilakis tüm toplumlarda, her türde görünüşte olacağını belirterek itiraz etmiştir. Suçluğun bulunmadığı hiçbir toplum olmadığı, her yerde ve her zaman insanların bazı davranışlarına tepki olarak ceza uygulandığı bu yüzden suçluluğun normal olduğunu, eğer suçluluğun kapsamı belirli bir sınırı aşarsa, bunun bir hastalık olduğunu belirtmiştir. Bu tezinden yola çıkarak suçun her sağlıklı toplumun bütünleşmiş kısmı olduğunu ve suçun olmadığı bir toplumun tam olarak ve hiçbir yerde mümkün olamayacağını savunmuştur. Sosyoloji ve kriminoloji açısından suçu anlaşılabilir yapan dört unsur dikkat çekicidir;

 

  1. Kişiliği oluşturan gerçekler; Failin yapısı,
  2. Kişiliği gösteren gerçekler: Gelişim durumu,
  3. Kişiliğe şekil veren gerçekler: O ana kadar yaşayıp öğrendikleri,
  4. Fiile şekil veren gerçekler: Fiil zamanındaki dış etkiler.

 

Kişilik, ruhi ve sosyal faktörlerin oluşturduğu bir bütündür. Kalıtım onun hammaddesini ortaya koymakla birlikte, aile, arkadaşlar, okul, komşular, mahalle ve millet de dahil olmak üzere, çevre bunu şekillendirir. Kişiliğin oluşumu ve gelişiminde etkili olan bu kalıtımsal ve sosyal faktörlerin önemlerini belirlemek ve bunlardan hangisinin daha büyük rol oynadığını saptamak amacıyla çeşitli araştırmalar yapılmıştır.

 

Günümüz toplumlarında adaletsiz gelir dağılımı, televizyon ve internetten suça özendiren bir takım yayınların yapılması, toplumların geleneksel yapıları ile töre cinayetleri ve ekonomik krizlerden doğan suçlar her geçen gün işlenen suç sayısını da artırmaktadır. Dolandırılan ve kandırılan kişiler incelendiğinde de şu anki yaşam koşullarında sosyal veya ekonomik yönde bir iyileştirme yapabilme ümidi ile karşılarındaki kişilere inandıklarını göstermektedir.

 

Suçu psikolojik veya genetik sebepler ile işleyen kişilerin ise özellikle toplumsal boşlukları çok iyi değerlendirdikleri görülmektedir. Sosyolojik olarak suçun psikolojik olgulardan ayrılması mümkün değildir. Çünkü genden gelen özellikler hariç suca iten psikolojik nedenleri hazırlayan toplumsal olgulardır. Suçun aza indirgenmesi için yapılması gereken toplumun genetiğinde değişimler yapmaktır.

 

Sayra Sayar